Bir Şehrin İnsanları

Aşağıda okuyacağınız yazı misafir yazarım Cahide Aktürk hanımefendi tarafından yazılmıştır. Bundan sonrasında blogumda fırsat buldukça değerli ve düşüncelerini beğendiğim kişileri konuk etmeye çalışacağım. İyi okumalar diliyorum.

BİR ŞEHRİN İNSANLARI

Gelibolu Yarımadası açıklarında,boğaza gemiler akar Ege’den. Deniz akıntılı ve yabancıdır taşıdığı insanlara . Fenerler en dingin halleriyle kıyıda, yosunlu ve geçimsiz dalgalara bakar yukardan. Dalgalar hep bişeyler getirir sahile. Bazen gemilerden atılan, bazen düşen, bazen de eski adalardan bırakılmış neler neler. Oyuncaklar bulur gelir yosunlara dolanmış, bırakır oracığa. Şarap şişeleri en güzellerinden, kayık kalıntıları, ağlara takılan hanım göbekleri, batmasınlar diye suya. Hep gemiler geçer, ardı arkası kesilmez. Bilmediğimiz uzak memleketlerden. Geçerken bir selam bırakırlar suya, bir iz, bir koku. Deniz onu da alır getirir hemen. Dalga dalga vurur ayağınıza, sonra diner. Martıların kanatlarında dinlenen rüzgar, kulağınıza kimbilir neler fısıldar. En eski büyücüdür bu deniz. Milyonlarca ruhun sesiyle saçlarınızda oynar tuzlu rüzgarları. Anadilinizden bile daha yakındır konuştuğu dil. Anlattığı hikayeler sonsuzluktan bile daha sonrasına aittir. Kendinizi bulmak için düşünüp dururken, kaybetmenin rahatlığını anlatır anlayana.

Yarımadanın karşısında boğaza nazır kurulmuş bu küçücük şehrin içinde ancak birkaç küçük sokaktan ibaret olan Yahudi Mahallesinden yukarıya,çarşıya doğru hemen çıkarsınız. Birbirini kesen sokaklardaki eski dükkanların da çoğunun sahibi yine Yahudilerdi. Çoğu yaşlandı,öldü; çocukları,torunları ya İstanbul’a ya da İsrail’e gittiler. Şimdilerde Salı Pazarının kurulduğu eski Hastane Bayırı’nın arkasındaki tepeler hep onların mezarlarıydı. Bu mezarlar çok daha eski zamanlardan kalmakla birlikte,Yahudiler’in bir kısım mezarları da şehir mezarlığındadır.

Kendilerine has sembolleri, yükseltilmiş muntazam lahitleri ile Türk mezarlarıyla karşıkarşıya dinlenen bu mezarlara gelen geçen Müslümanlar da samimi birer dua okurlar. Çünkü şehrin tarihinde çok derin bir medeniyet ahengi yaratmış olan bu toplumun, lahitleri üzerine bi tamam yazılmış isimleri, namları mutlaka ya bir tanıdığınız, ya eski bir komşunuz ya da esnaf, doktor ahbabınızdır.

Kırkyıllarla ölçülemeyecek hatırlar, gönüller, arkadaşlıklar, komşuluklar hatta evlilikler, artık dünyadan ari, ebediyete akan bir tarihçeye evrilmiş, ama kendini hep hatırlatmak ister gibi işte bu istirahat bahçelerinde kucak kucağa bekleşen taşlara dönüşerek kendince en sağlam noktayı koymuştur.

Bu küçük ve güzel şehrin bir diğer kadim topluluğu da çingenelerdir ki az evvel bahsettiğim çarşıdan ne yana saparsanız sapın, artık denize kadar bütün sokaklar, evler onlarındır. Yahudi Mahallesinin sade, bakımlı, sessiz evlerinin tersine bu daracık sokaklarda birbirine sıkıca sokulmuş, rengahenk boyanmış evler, her yana gelişigüzel gerilmiş iplerde her daim sallanan çamaşırlar, dünyanın en rahat kıyafeti olmaya aday şalvarları üzerinde başları yemenili, ayağı yaz kış şipidik terlikli, kimi çok zayıf,  kimi çok şişman, altın dişli esmer kadınlar, saçını bigüzel ıslatıp yapıştırmış bıçkın delikanlılar, babasının gırnatasının arkasında ritim tutmak için şimdiden yağ tenekesinde dokuz sekizlik çalışmalar yapan bebeler görürsünüz.

Gündelik işlerden ve atışmalardan kalan zamanlarında kapı önlerinde çekirdek çitleyip muhabbet eden kadınlar, hayatın bütün yoksulluğuna inat, akşam falancanın düğününde en öne dizilen kocakarılara laf yetiştire yetiştire bi güzel oynayıp, dertten kederden kurtulacaklardır.

Şimdilerde pek kalmadı; koşumundan semerine kadar boncuklarla süslü, çokluk uyuz beygirlerin çektiği olanca renk ve desenle boyanmış at arabaları nerdeyse hep çingenelerin kullandığı şahane vasıtalardır. Bu arabalar ve atlar yolda giderken öyle ahenkli sesler çıkartırlar ki, Kordon Boyu’nun aristokrat faytonları bile her zaman bu armoniyi tutturamaz.

Cuma Pazarı kurulduğunda yetmişli yıllarda, şehrin sokaklarından iri çanlarının heybetli tınısı herkesi sokaklara döken develer geçirilirdi. En az onlar kadar resmedilmeye değer, civarın Türkmen Köylerinden yerel kıyafetlerini giymiş Türkmenler pazara gelirdi. Ben o çocuk halimle bile elmacık kemikleri çıkık esmer Türkmen erkeklerinin yanındaki eşlerini hayranlıkla seyreder, başlarında beşibiyerdeleri takılı başlıkları, üçetekli bu kadınların erkeklerinden çok farklı güzelliğine, yüzlerinin manasına ve ceylan gözlerine bakar kalırdım.

Bu güzel ve küçük şehrin şimdiki hali hem cıvıl cıvıl bir öğrenci şehri olması kadar turistik bir Ege kasabası tadında gelişmesidir. Ama hala burası asker ve emekli şehri diye bilinir. Öylece de güzeldir. Hatta Kordon’un bi ucunda bulunan ”Donanma Çay Bahçesi”ne buranın halkı hala Emekli Bahçesi der.

Şehri bir tarafından ikiye bölerek boğaza akıp giden Sarı çayın üzerinde şimdilerde küçük bir tersane bile var.Tersanenin arkasında  daha önceleri insana zaman tünelinde birden bire eski zamanlara gidiyormuş hissi veren köhne duruşlu Nalbantlar sokağı hala orda mı bilmem ama ben daha küçükken Hint horozlarına pek meraklı olan babam o sokakta çingenelerle horoz dövüştürürdü. Dövüşten sonra horozları yetiştirdiği evin küçücük avlusunda yaralı hayvanların başlarını diker, canları yanmasın diye de horozun gırtlağından aşağı biraz rakı boşaltırdı. Bu sırada evin büyük çocuğu olarak bana da ele avuca sığmaz horozu sıkıca tutmak düşerdi. Belki bir ara babamdan da bahsederim, çünkü her çocuğun babasının olduğu gibi benim babamın da anlatmaya değer ilginçlikleri ve bunların bendeki yansımaları pek çoktur.

Deniz kokusuna hasret kalmak sürgündür. Ama bazen sürgün olmak yeniden hayat bulmak olabilir ve belki de dünyada nereye gidersek gidelim gurbetleri de sılayı da içimizde taşır dururuz.

Cahide Aktürk

Yayım tarihi
Misafir olarak sınıflandırılmış

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir